Cevapla 
 
Değerlendir:
  • 0 Oy - 0 Yüzde
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
MİRAC
01-23-2014, 05:38 AM
Mesaj: #1
MİRAC
Feyiz ve bereketin coştuğu mübarek gecelerimizden biri de Miraç Gecesidir. Miraç bir yükseliştir, bütün süfli duygulardan, beşeri hislerden ter temiz bir kulluğa, en yüce mertebeye geçiştir. Resulullah (sav)’ın şahsında insanlığın önüne açılmış sınırsız bir terakki ufkudur. Bu seyahat, mucizelerin en büyüğüdür.

“Kendi ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye, kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan, etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya (İsra-gece yürüyüşü-ile) götüren (Allah, her türlü noksanlıktan) münezzehtir. Şüphesiz ki Semi’ (her şeyi işiten), Basır (hakkıyla gören), ancak O’dur.” (İsra/1)

İsra ve Miraç olayı Resulullah (sav)’ın hayatında cereyan eden en mühim olaylardan biridir. Miraç iki kısımdır; İsra ve Miraç. İsra, kelime olarak, geceleyin yürümek manasına gelmektedir. Miraç ise, yükselmek manasına gelmektedir. Bundan dolayı İsra ve Miraç denilince, hemen hemen aynı şey anlaşılmış olur. Bu, Resulullah (sav)’ın bir gece, Mescid-i Haram’dan başlayıp Mescid-i Aksa’ya, oradan gökleri aşıp Sidre-i Münteha’ya ve daha ötesine ulaştığı bir yolculuğun adıdır.

Resulullah (sav) bu yolculuğa ilahi bir lütuf olarak mazhar kılınmıştır. Resulullah (sav) bu yolculuğu ruhu ve cesediyle birlikte, aynı gecede, uyanık ve kendinde olduğu halde gerçekleştirmiştir. Miraçla ilgili bazı ayrıntılarda alimler arasında ihtilaf olmuş ise de, hadisenin Mekke’den Kudüs’e kadar olan kısmı ayeti kerimede açıkça ifade edildiği için, bu aşamayı değil inkar etmek tartışmak bile mümini dinden çıkarır.

Hüzün Yılı

Her mübarek gece, kıymetlidir; fakat Mirac gecesinin ayrı bir önemi bulunmaktadır. Izdırap ve sevincin birleşip bir arada yaşandığı gecedir. Asım Köksal’ın ‘Muhammed (sav) ve İslamiyet’ eserinde detaylı bir şekilde anlatılmıştır.
Resulullah (sav)’ın amcası Ebu Talib vefat etmişti. Ebu Talib Resulullah (sav)’ın kolu, kanadı, sığınağı ve müşriklere karşı savunucusu ve yardımcısı idi.
Ebu Talib’in vefatından hemen sonra Hz. Hatice (r.anh) vefat etmişti. Hz. Hatice (r.anh) ilk Müslüman, Resulullah (sav) için sadık bir müşavir, der ortağı ve sükunet kaynağı idi.
İki acı birbiri ardınca gelince Resulullah (sav):
-Şu ümmet üzerinde şu günlerde toplanan iki musibetten hangisine en çok yanacağımı bilemiyorum, dedirtecek kadar ağır geldi. Bununla beraber Resulullah (sav), bu yıla hüzün yılı adını takmıştır.

Resulullah (sav); amcası Ebu Talib’in vefatından sonra, evlatlığı Zeyd b. Harise (r.a)’yi alıp, yürüyerek İslamiyeti tebliğ için Taif’e gitti. Resulullah (sav) Taif’e geldiğinde oranın eşrafından; Abdi Yalil b.Amr b. Umeyr, Mesud b.Amr b. Umeyr, Habib b. Amr b. Umeyr adında üç kardeşle buluştu. Resulullah (sav) onlara kendisinin Allahu Teala tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu bildirdi. Kendilerini Allahu Teala’ya imana davet etti. İslamiyeti yaymasına yardımcı olmalarını ve kavmi olan kureyş’ten muhafelet edenlere karşı kendisiyle birlikte hareket etmelerini istedi. Onlardan birisi:
-Eğer Allah seni peygamber gönderdi ise, Kabe’nin örtüsünü çalmış, yırtıp atmış olayım, dedi. İkincisi de:
-Allah, senden başka peygamber gönderecek kimse bulamadı mı? Allah senden başkasını peygamber göndermekten aciz midir, dedi. Üçüncüsü ise:
-Vallahi ben seninle hiçbir zaman konuşmayacağım. Çünkü sen dediğin gibi Allah tarafından gönderilmişsen, elbette ki benim sana cevap vermemden müstağnisin, çok yüksek bir mevkide bulunuyorsun demektir. Eğer sen Allah’a karşı yalan söylüyorsan, zaten seninle konuşmam bana yaraşmaz, dedi. Taif’liler de:
-Yurdunun halkı, kavmin seni istememiş, kabul etmemişler! Sen de kalkmış, bize gelmişsin! Biz vallahi senin gelişine razı değiliz. Senden ürküyor, seni reddediyoruz, dediler.

Resulullah (sav) Taif’te on gün kaldı. Sakif kabilesi eşraflarının tamamıyla görüştü. Taif’liler Resulullah (sav)’ın teklifini gençlerinin Müslüman olmalarından korkarak kabul etmediler. Resulullah (sav)’a küfür ve hakaretleriyle: “Sen hemen yurdumuzdan çık, git! Seni kurtaracak yere iltica et, dediler.” Bununla da kalmayarak Resulullah (sav)’ı taşlatmışlardır. Hz. Zeyd (r.a) kendi vücudu ile Resulullah (sav)’a siper olamaya çalışsa da; Resulullah (sav)’ın ayakları kana boyanmıştı. Resulullah (sav)’ı, Utbe ve Şeybe b. Rebia’nın Taif’teki bostanına sığınıncaya kadar taşladıktan sonra geri dönüp gittiler. Bu arada Utbe ve Şeybe b. Rebia, Resulullah (sav)’a yapılanları seyretmekte idiler. Resulullah (sav) onları görünce düşmanlıklarını bildiği için orada bulunmaktan hoşlanmadı, onların yanına gitmedi.
Utbe ve Şeybe b. Rebia; Resulullah (sav)’ı o halde gördükleri zaman, aralarında ki akrabalıklarından dolayı Addas adında ki Hristiyan kölelerini yanlarına çağırarak, ona:
-Şuradan birkaç salkım üzüm al! Şu tabağın içine koy! Sonra da, onu şu adama götür! Kendisine, ondan yemesini söyle, dediler. Addas da öyle yapıp Resulullah (sav)’a:
-Buyur ye, dedi. Resulullah (sav):
-Sen hangi belde halkındansın? Dinin nedir, diye sordu. Addas:
-Hristiyanım ve ninova halkından bir kimseyim, dedi. Resulullah (sav):
-Demek, sen salih kişi Yunus b. Metta’nın köyündensin ha, buyurdu.
Addas:
-Yunus b. Metta’nın kim olduğunu sana kim bildirdi. Vallahi, o Ninova’dan çıkıp gitmiştir. Ninova’da, Metta’nın ne olduğunu bilen on kişi bile bulunmaz! Sen Metta’nın ne olduğunu nereden biliyorsun? Sen ümmisin ve ümmi ümmet içerisinde bulunuyorsun, dedi. Resulullah (sav):
-Ben Allah’ın Resulüyüm! Allah bana Yunus’un haberini haber verdi. O benim kardeşimdir. Kendisi bir peygamberdi. Ben de bir peygamberim, buyurdu. Addas:
-Ya Resulallah! Bana Yunus b. Metta’nın haberini ver dedi.
Resulullah (sav) ona Yunus b. Metta’nın hal ve şanı hakkında kendine vahyolunanları beyan edince, Addas Müslüman oldu. Böylelikle Resulullah (sav)’a geri dönerken bir kişi iman etmiş oldu.

Gece amcasının kızının evine geldi, Ümmü Hani kim o, deyince:
-Aç, amcan oğlu Muhammed’im, buyurunca Ümmü Hani:
-Haber verseydiniz yiyecek bir şeyler hazırlardım, yedirecek bir şeyim yok, dedi. Resulullah (sav):
-Yiyecek içecek gözümde yok, Rabbime ibadet edecek bir yer bana yeter, buyurdu.
Tüm bu olaylar üzere Allahu Teala Cebrail (a.s)’e: “Habibim bu halde gene bana yalvarıyor, çok üzüldü, onu ben teselli edeceğim, git Habibimi bana getir” buyurdu.

Mirac’a Çıkış

Miraç, Receb ayının yirmi yedinci gecesi Allahu Teala’nın daveti üzerine Cebrail (a.s)’in rehberliğinde Resulullah (sav)’ın Mescid’i Aksa’ya, oradan semaya, yüce alemlere, İlahi huzura yükselmesidir.

Resulullah (sav) Mirac’a götürüldüğü geceyi için şöyle buyurdular:
-Ben Kabe’nin avlusunun hicr kısmında yatıyordum. Uyku ile uyanıklık arasında idim. Derken bana biri geldi, şuradan şuraya kadar göğsümü yardı. Kalbimi çıkardı. Sonra bana, içerisi imanla, hikmetle dolu, altından bir kap getirildi. Kalbim yerinden çıkarılıp su ve zemzemle yıkandı. Sonra içerisi imanla doldurulup tekrar yerine kondu. Yatsıdan sonra, merkepten büyük, katırdan küçük beyaz bir hayvan getirildi. Bu Burak’tı. Burak; ayağını gözünün alabildiği yerin en son noktasına basıyordu. Ben onun üzerine bindirildim. Bir müddet gittikten sonra, Cebrail (a.s) Resulullah (sav)’a:
-İn namaz kıl, dedi.
Resulullah (sav) indi ve orada namaz kıldı. Cebrail (a.s):
-Sen nerede namaz kıldın, biliyor musun? Sen Tur-u Sina’da namaz kıldın! Yüce Allah, Musa (a.s) ile orada konuşmuştu, dedi.

Resulullah (sav) Burak’ın sırtında Kudüs’e doğru yol alırlarken, yolun dışından kendisini çağıran birine rastladı. Çağıran kişiye bakmaya yönelince. Cebrail (a.s):
-Yürü! dedi. Yollarına devam ederler, sonra yaşlı bir kadına rastlarlar. Resulullah (sav):
-Bu nedir? diye sorar. Cebrail (a.s):
-Yürü, dedi. Bir cemaate rastlarlar, bunlar selam verirler. Cebrail (a.s):
-Selama mukabele et, der. Resulullah (sav) selamlarını alır. Cebrail (a.s) şu açıklamada bulunur:
-İlk seni çağıran iblis’ti, yaşlı kadın da dünya idi. Selam verenler de İbrahim, Musa ve İsa idi.

Nihayet, Beytül Makdis’e ulaşıldı Resulullah (sav), orada Burak’ı kendisinden önceki peygamberlerin onu bağlayageldikleri halkaya bağladı.

Resulullah (sav), Mescid-i Aksa’ya girdi. İçlerinde İbrahim, Musa ve İsa Aleyhisselamların da bulunduğu bazı peygamberler orada Resulullah (sav) için toplanmış bulunuyorlardı. Orada iki rekat namaz kıldırdı.

Resulullah (sav)’a iki kap getirildi; kabın birisinde şarap, diğerinde süt vardı. “Bunlardan hangisini istersen al!” denildi. Resulullah (sav) onlara baktı. Şarabı bırakıp sütü alıp içti. Cebrail (a.s) Resulullah (sav)’a:
-Fıtrata uydun, der. Eğer sen şarabı almış olsaydın, senden sonra, ümmetin azardı. Sütü tercih etmekle sen de fıtrata yöneldin, ümmetin de fıtrata yöneltildi. Şarap size haram kılındı, dedi.

Resulullah (sav) Mescid’i Aksa’da yapacaklarını yapıp, göreceklerini gördükten sonra, göklere çıkmak için “Mirac” merdiveni ya da asansörü kuruldu. Ve bugün Kubbetü’s-Sahra’nın bulunduğu yerden Muallak Taşının üzerinden Miraca yükseldi.

İbn İshak’ın, Ebu Sa’ıd el-Hüdri (r.a)’den rivayet ettiklerini açıklayarak bildirdiğine göre Resulullah (sav) buyurdular ki:
-Beytül Makdis’te olanlardan boşaldıktan sonra, Mirac’a götürüldüm. Ben şimdiye kadar, ondan daha güzel bir şey görmedim. O, öyle bir şeydir ki; ölünüz, ölüm anında gözlerini ona diker. Ademoğullarının ruhları, göklere onun üzerinde çıkarılır.
Sahibim Cebrail beni kanadının üstüne koydu, ona yükseltti. Gök kapılarından hafaza diye anılan kapıya kadar çıkardı. Dünya semasına varınca, Cebrail (a.s), o göğün kapısını çaldı. Bekçi olan meleğe:
-Aç, dedi.
-Kimdir o, kimsin sen denildi. Cebrail (a.s)
-Cebrail’im, dedi.
-Yanında kimse var mı? Diye soruldu. Cebrail (a.s):
-Yanımda Muhammed var, dedi.
-O (Mirac için) gönderildi mi, diye soruldu. Cebrail (a.s):
-Evet! Gönderildi, dedi.
Kapıyı açılıp dünya semasının üstüne çıktıkları zaman, orada oturan, sağında ve solunda birtakım karartılar bulunan, sağına baktıkça gülen, soluna baktıkça da ağlayan bir zat ile karşılaştılar. Cebrail (a.s) Resulullah (sav)’a:
-Selam ver ona, dedi.
Resulullah (sav) selam verdi. O da, Resulullah (sav)’ın selamına mukabele etti ve:
-Hoş geldin, safa geldin salih peygamber! Salih oğlum, dedi.
Resulullah (sav), Cebrail (a.s)’e:
-Kim bu? Diye sordu. Cebrail (a.s):
-Bu atan Adem (a.s)’dir. Sağındaki ve solundaki şu karartılar da, onun soyundan gelen çocuklarının ruhlarıdır. Onlardan sağında olanlar cennetlik, solunda olanlar da cehennemliktirler! Sağına bakınca güler, soluna bakınca da ağlar, dedi.

Sonra ikinci kat göğe yükseldiler. Orada iki teyzeoğlları; Yahya ve İsa Aleyhisselamlarla karşılaştılar. Cebrail (a.s):
-Bunlar Yahya ve İsa (a.s)’dır selam ver onlara, dedi.
Resulullah (sav) selam verdi. Onlar da, Resulullah (sav)’ın selamına mukabele ettiler ve:
-Hoş geldin, sefa geldin salih kardeş! Salih peygamber, dediler ve hayır dua ettiler.

Sonra üçüncü kat göğe yükseldiler. Orada, kendisine güzelliğin yarısı verilmiş olan Yusuf (a.s) ile karşılaştılar. Resulullah (sav):
-Ey Cebrail! Kim bu? Diye sordu. Cebrail (a.s):
-Bu senin kardeşin Yusuf (a.s)’dur. Selam ver ona dedi.
Resulullah (sav) selam verdi. O da selama mukabele ettikten sonra:
-Hoş geldin, sefa geldin salih kardeş! Salih peygamber, dedi.

Sonra, dördüncü kat göğe yükseldiler. Göğün kapısı açılınca, İdris (a.s)’le karşılaştılar. Resulullah (sav) Cebrail (a.s)’e:
-Kim bu? Diye sordu. Cebrail (a.s):
-Bu, İdris (a.s)’dir. Selam ver ona! Dedi.
Resulullah (sav) ona selam verdi. O da selama mukabele ettikten sonra:
-Hoş geldin, sefa geldin salih kardeş! Salih peygamber, dedi.

Sonra beşinci kat göğe yükseldiler. Göğün kapısı açılınca, orada Harun (a.s)’la karşılaştılar. Resulullah (sav):
-Ey Cebrail! Kim bu? Diye sordu. Cebrail (a.s):
-Bu, kavmi içinde sevdirilmiş Harun (a.s)’dur. Selam ver ona dedi.
Resulullah (sav) selam verdi. O da selama mukabele ettikten sonra:
-Hoş geldin, sefa geldin salih kardeş! Salih peygamber, dedi.

Sonra altıncı göğe yükseldiler. Göğün kapısı açılınca orada Musa (a.s) ile karşılaştılar. Resulullah (sav):
-Ey Cebrail! Kim bu? Diye sordu. Cebrail (a.s):
-Bu kardeşin Musa (a.s)’dır. Selam ver ona dedi.
Resulullah (sav) selam verdi. O da selama mukabele ettikten sonra:
-Hoş geldin, sefa geldin salih kardeş! Salih peygamber! Ümmi peygamber, dedi ve hayır dua etti.

Sonra yedinci kat göğe yükseldiler. Göğün kapısı açılınca orada İbrahim (a.s)’le karşılaştılar ki, kendisi sırtını Beyt-i Mamur’a dayamış, Beyt-i Mamur’un kapısının önündeki bir kürsü üzerinde oturuyordu. Ona her gün yetmişbin melek girer, girenler bir daha geri dönmezdi. Resulullah (sav), Cebrail (a.s)’e bunun ne olduğunu sordu. Cebrail (a.s):
-Bu Beyt-i Mamur’dur, dedi. İbrahim (a.s) için de:
-Selam ver ona, dedi.
Resulullah (sav) selam verdi. O da selama mukabele ettikten sonra:
-Hoş geldin, sefa geldin salih oğlum! Salih peygamber, dedi.
Resulullah (sav), Cebrail (a.s)’e:
-Ey Cebrail! Kim bu? Diye sordu. Cebrail (a.s)’de:
-Bu atan İbrahim (a.s)’dır, dedi.
İbrahim (a.s), Resulullah (sav)’a:
-Ümmetine benden selam söyle! Onlara emret! Haber ver de, cennete fidan dikmeyi çoğaltsınlar. Çünkü cennetin toprağı güzel, suyu tatlı arzı da geniş ve düzlüktür, dedi. Resulullah (sav):
-Cennete dikilecek fidan nedir? Diye sordu. İbrahim (a.s):
-Cennete dikilecek fidan “Subhanallahi velhamdülillehi ve la ilehe illallahü vallahü ekber” dir, dedi. (Allah her noksandan münezzehtir. Bütün övmeler, övülmeler Allah’a mahsustur. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur! Allah, en büyüktür! Bütün güç, kuvvet, ancak Allah’ındır, Allah iledir.)

Sonra Sidretü’l–Münteha’ya çıkarıldım. Cebrail (a.s) bana:
-İşte bu Sidretü’l-Münteha’dır! Dedi.
Sidretü’l-Münteha; kökü altıncı gökte ve gövdesi, dalları yedinci kat göğün üzerinde, gölgesiyle bütün gökleri ve cenneti gölgeleyen yaprakları fil kulakları gibi, meyveleri küpler kadar…bir ağaçtı ki, onu Yüce Allah’ın celal ve azamet nurunun tecellisi kapladıkça kaplamış, öyle renklere bürümüş, yakut veya zümrüt veya benzeri cevherlere çevirmiş, o kadar güzelleştirmişti ki, Allah’ın yarattıklarından hiçbiri, onun güzelliğini tavsif edemezdi.

Görülecekler görülmüş, müşahedeler yapılmış ve nihayet zaman ve mekanın bittiği bir noktaya gelinmişti. Bu varılan nokta, Sidretü’l-Münteha idi. Buradan sonrası hakkında hiçbir yaratılmışın ne bir bilgisi, ne de oradan öteye gitme gücü vardı. Buraya kadar Resulullah (sav)’a eşlik eden Cebrail (a.s) bu son noktada durur.
-Buradan öteye gitmeye ne iznim var, ne de buna gücüm yeter, der.

Rivayet edildiğine göre; son sınır noktasına nurdan bir Refref gelir. Resulullah (sav) bu noktadan sonra Refref ile yolculuğuna devam eder. Nurdan yetmiş bin perde vardır, bu perdelerin hepsinden geçilir. Burada ki perdeden kasıt, hiç şüphesiz bizim bildiğimiz perdeler değildir. Çünkü Sidretü’l-Münteha’dan sonrasına akıl ve mantık dayanmaz. Bu yüzden ne anlatılmışsa, ona o şekilde inanmak gerekir.

İbn Abbas (r.a)’dan rivayette Resulullah (sav) buyurdu ki:
-Öyle bir makama çıktım ki, orada kalemlerin gıcırtılarını duyuyordum.

Resulullah (sav) Mirac’ı anlatmaya devam ediyor:
-Sonra öyle bir yerde durdum ki, tarifi olmayan bir ilahi perde ile karşılaştım. O anda bir ses duydum:
-Orayı geç! Bu ses üzerine ilahi perdeyi geçtiğimi gördüm. Sonra yine bir ses duydum:
-Yaklaş! Bu sesi belki bin defa duydum. Her duyuşta biraz daha ilerledim ve her seferinde bir makamı geçip, bir başka makama vardım:
-Ya Muhammed! Diye bir nida işittim. Bana bir dehşet, bir ürperti geldi, aklım başımdan gitti. Bulunduğum yerden düşeceğimi hissettim. Şimdiye kadar tatmadığım lezzetleri orada tattım. Birden bana evvel ve ahir ilmi keşfolundu. Korkudan tutulmuş olan dilim açıldı. Ardından beni saran korku sevince, gönül rahatlığına dönüştü. O korkudan kurtulunca, bana hamd ve sena etmem için emir verildi.
-Bütün dualar, senalar, mali, bedeni ibadetler, iyilikler ve ihsanlar hep Allah içindir. Allah’tan başkasına ibadet yapılmaz..." (Et-tehıyya-tu lillahi ve’s-salavatu ve’t-tayyibat...) Resulullah (sav) bu senayı, övgüyü yapınca, Allahu Teala:
-Ey mertebesi yüce olan Peygamberim! Allah’ın rahmeti ve bereketi ile selam ve selameti sana olsun! (Esselamü aleyke eyyühe’n-nebiyyü ve rahmetullahi ve berakatühü) buyurur. Resulullah (sav) cevaben şöyle buyurur:
-Selam ve selamet bize ve Allah’ın iyi kullarının üzerine olsun. (Esselamü aleyna ve ala ibadillahis-salihin)
Bu şekildeki hitabı işiten melekut alemi, tek lisanla nida ederler:
(Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü) (Elmalılı Hamdi Yazır)

“Ve o, (bu miracında) en yüksek ufukta idi. Sonra (sonra çok perdeler geçerek Rabbine) yaklaştı, derken daha da yaklaştı. O kadar ki, kab-ı kavseyn (iki yay) kadar veya daha da yakın oldu! İşte (Allah) kuluna vahyettiğini, vahyetti. (Gözleriyle) gördüğünü, kalb(i) yalanlamadı. Onun görmekte olduğu şeyler hakkında, şimdi kendisi ile mücadele mi ediyorsunuz? And olsun ki, onu (Cebrail’i asli suretinde) diğer bir inişte de (Mirac gecesi), Sidretü’l Müntehanın yanında (iken) gördü. Ki cennetü’l-Me’va onun yanındadır. O zaman Sidre’yi bürümekte olan, bürüyordu. (O haşmetli makamda Muhammed’in) göz(ü) ne kaydı, ne de haddini aştı. And olsun ki, Rabbisinin delillerinden en büyüğünü gördü.” (Necm/7-18.)

İlahi huzurda Resulullah (sav) büyük nimetlere erer. İlmel-yakin, aynel-yakin olur. Bilme inancı, görme inancına dönüşür. Namaz, Bakara suresinin son iki ayeti ve ümmetinin günahlarının affedileceği müjdesi bu makamda Resulullah (sav)’a ikram edilir.

Resulullah bu büyük ilahi rahmete mazhar olur. Beş vakit namaz da bu makamda farz kılınır. Bu ilahi makamda yaşananların şeklini ve boyutunu anlamanın imkanı yoktur. Bunu kelimelerle ifade etmek de mümkün değildir.

Resulullah (sav) buyurdu ki:
-Sonra bana, her günde elli vakit olmak üzere namaz farz kılındı. Huzurdan geri döndüm. Dönüşte Musa ile karşılaştım. Musa (a.s):
-Ne ile emrolundun? dedi.
-Gece ve gündüzde elli vakit namazla, dedim.
-Ümmetin her gün elli vakit namaza güç yetiremez. Vallahi ben, senden önce insanları tecrübe ettim. Beni İsrail’e muamelelerin en şiddetlisini uyguladım, buna muvaffak olamadım. Sen çabuk Rabbine dön, bu konuda ümmetin için hafifletme talep et, dedi. Ben de hemen döndüm, ümmetim için hafifletme istedim, Rabbim benden on vakit namaz indirdi. Musa’ya tekrar uğradım. Musa (a.s):
-Ne ile emredildin? Dedi.
-Benden on vakit namazı kaldırdı, dedim. Musa (a.s):
-Rabbine dön. Ümmetin için bunu biraz daha azaltmasını iste, dedi. Ben döndüm. Rabbim benden on vakit daha kaldırdı. Dönüşte yine Musa ile karşılaştım. Aynı şeyi söyledi. Ben, beş vakitle emrolununcaya kadar bu şekilde Musa ile Rabbim arasında gidip gelmeye devam ettim. Bu sonuncu defa da Musa ile karşılaştım. Musa:
-Ne ile emredildin? Dedi.
-Her gün beş vakit namazla, dedim. Musa (a.s):
-Senin ümmetin her gün beş vakit namaza da güç getiremez. Rabbine dön, biraz daha hafifletmesini talep et, dedi.
-Rabbimden çok istedim. Artık utanıyorum, daha fazla hafifletmesini isteyemem. Ben beş vakte razıyım. Allah’ın emrine teslim oluyorum, dedim.

Bir başka rivayette şu ifade de vardır: “Resulullah (sav), beş vakit namazla gönderilince, Musa (a.s) kendisine:
-Rabbine dön. Daha fazla azaltmasını talep et. Çünkü Beni İsrail’e iki vakit namaz farz etmişti, onlar bunu kılmadılar, dedi. Bunun üzerine Aziz ve Celil olan Rabbime tekrar dönüp daha fazla hafifletmesini istedim. Allahu Teala bana şöyle buyurdu:
-Gökleri ve yeri yarattığım zaman ben sana ve ümmetine elli vakit namaz yazdım. Öyleyse elli olan beştir. Sen ve ümmetin bunları kılın. Böylece anladım ki, bu beş vakit namaz Rabbim Teala’dan kesin bir emirdir. Hemen Musa’ya döndüm. O yine ‘Dön.’ dedi. Fakat ben, artık geri dönmedim.”(Nesai)

Allahu Teala, Resulullah (sav)’a vahyedeceğini vahyettikten sonra, Resulullah (sav) Cebrail (a.s) tarafından cennete götürüldü. Resulullah orada; inciden, yakuttan, zebercetten köşkler, inciden kubbeler gördü. Cennetin toprağını da misk kokar bir halde buldu.
Resulullah (sav) cennette; iki yanında içi boş inciden yapılmış kubbeler ve bir ırmak da gördü. Resulullah (sav):
-Ey Cebrail! Nedir bu? Diye sordu. Cebrail (a.s):
-Bu, sana Allahu Teala’nın vermiş olduğu Kevser ırmağıdır, dedi.
Bunun üzerine rahmet nehrinde yıkandım, geçmiş ve gelecek günahlarım bağışlandı. Sonra Kevser’in akış istikametini tuttum ve nihayet cennete girdim. Bir de ne bakayım orada hiçbir gözün görmediği, kulağın işitmediği, insan kalbine gelmeyen şeyler var.

Resulullah (sav) cennetten çıktıktan sonra cehennemi de görmek istedi. Cehennem bekçisi Malik adındaki melekle karşılaşınca Cebrail (a.s)’e:
-Cehennemi bana göstermesini ona emretmez misin? Diye sormuştu. Cebrail (a.s) olur diyerek Malik’e:
-Ey Malik! Muhammed (sav)’e cehennemi göster, demişti.
Cehennemi gören Resulullah (sav); cehennemdeki susuzluk azaplarını, azap zincirlerini, yılan ve akreplerini oradaki azaplardan da bazılarını gördü.

Resulullah (sav)’in Miraç’da geçmiş peygamberlerle konuştuğu konulardan biri de kıyametin mahiyeti ve onun ne zaman kopacağı idi.

İbnu Mesud (r.a)’dan rivayet olunmuştur ki: “Miraç gecesinde Resulullah (sav), İbrahim (a.s), Musa (a.s) ve İsa (a.s) ile karşılaştığında onlardan kıyamet hakkında bilgi istedi. Kıyameti aralarında müzakere ettiler. Önce İbrahim (a.s) başladı ve ona kıyamet hakkında sorular sordular. Onun kıyamet hakkında herhangi bir bilgisi yoktu. Sonra Musa (a.s)’ya sordular. Kıyamet hakkında onun da bir bilgisi yoktu. Söz İsa (a.s)’ya geldi. O:
-Kıyametin kopmasına yakın şeyler (alametler) hakkında bana bilgi verildi. Ama kıyametin kopma vaktini Allah’tan başka hiç kimse bilemez, dedi. Sonra kıyametin alametlerinden biri olarak, Deccal’in çıkmasını anlattı. Şunları söyledi:
-Sonra ben inip onu öldüreceğim ve bundan sonra halk yurtlarına geri dönecek. Bu defa onların karşısına Ye’cüc ve Me’cüc çıkacak ve her tepeden hızla hücum edecekler. Onlar giderken rastladıkları her suyu içip tüketecekler ve uğrayacakları her şeyi bozup alt üst edecekler. Bunun üzerine halk feryat ederek, Allah’tan yardım dileyecek. Ben de Ye’cüc ve Me’cüc’ü öldürmesi için Allah’a dua edeceğim. Allah da bir su gönderecek ve o su, onları sürükleyip denize atacaktır. Daha sonra dağlar ufaltılıp dağıtılacak ve yer, derinin yarılıp genişletilmesi gibi yayılıp genişletilecek. İşte bu hadise meydana geldiğinde, insanlara yakınlığı itibariyle kıyametin, ev halkının doğumu ile aniden ne zaman karşılaşacaklarını bilmedikleri hamile kadının doğurma süresi gibi olacağı bana bildirildi.

İsra ve Mirac’ın Tebliği

Mekke’den Kudüs’e ancak bir ayda gidip gelinebilir. Kısa bir anda Mekke’den Kudüs’e varıp gelmek ancak Allahu Teala’nın kudreti ile olur. Buna inanıp da, daha uzaklara gittiğine inanmamak, Allahu Teala’nın kudretinden şüphe etmektir.
Bu yolculuk gayet kısa zamanda olmuştur. Geldiğinde, mübarek yatakları henüz sıcak idi.
Resulullah (sav), İsra ve Mirac’ını Kureyş müşriklerine haber vermek üzere ayağa kalkınca Ebu Talib’in kızı Ümmi Hani:
-Ey amcamın oğlu! Ey Allah’ın peygamberi! Sana and veriyorum bunu halka söyleme, onlar seni yalanlar, üzerler dedi. Resulullah (sav) da:
-Anlatmam lazım, inanmayacak olan sonra da vazgeçer, çürük taşlar üzerine bina olmaz, ayrılacak olan şimdiden ayrılsın, sağlamları kalsın, buyurdu.

Sabah olunca Kabe’nin yanında Mekkelilere Miracı anlattı. Kavmi anlattıklarının tamamını yalanlayarak onunla alay ettiler.
Kafirler bu olayı işitince inkar edip, “Akla zıttır, mümkün değildir” dediler. “Bu iş burada bitti, mal, mülk, saltanat verdik, davasından vazgeçiremedik. Ama artık ondan kurtulduk” diye sevinçlerinden oynamaya başladılar. Birkaçı hemen Hz Ebu Bekir (r.a)’in evine geldiler. Kapıya çıkınca hemen sordular:
-Ey Ebu Bekir, sen çok kere Kudüs’e gittin geldin, iyi bilirsin. Mekke’den Kudüs’e gidip gelmek ne kadar zaman sürer, dediler. Hz.Ebu Bekir:
-İyi biliyorum, bir aydan fazla, dedi. Kafirler bu söze sevindiler.
-Akıllı, tecrübeli adamın sözü böyle olur, dediler. Gülerek, alay ederek ve Hz. Ebu Bekir (r.a)’in de kendi kafalarında olduğuna sevinerek:
-Senin efendin, Kudüs’e bir gecede gidip geldiğini söylüyor, artık iyice sapıttı, diyerek, Hz. Ebu Bekir (r.a)’e sevgi, saygı ve güven gösterdiler.
Hz. Ebu Bekir, Resulullah (sav)’ın mübarek adını işitince:
-Eğer O söyledi ise, inandım. Bir anda gidip gelmiştir. O, gerçek söyler. Ondan yalan sadır olmaz, diyerek içeri girdi.
Kafirler neye uğradıklarını anlayamadılar.
-Vay canına, Muhammed ne yaman büyücü imiş. Ebu Bekir’e sihir yapmış, diyorlardı.
Hz. Ebu Bekir (r.a) hemen giyinip, Resulullah (r.a)’ın yanına geldi. Büyük kalabalık arasında yüksek sesle:
-Ya Resulallah! Miracınız mübarek olsun! Allah’a sonsuz şükürler ederim ki, bizleri, senin gibi büyük Peygambere hizmetçi yapmakla şereflendirdi. Parlayan yüzünü görmekle, kalbleri alan, ruhları çeken tatlı sözlerini işitmekle nimetlendirdi. Ya Resulallah! Senin her sözün doğrudur, inandım. Canım sana feda olsun, dedi.
Resulullah (sav) daha önce Kudüs’ü, Mescid-i Aksa’yı görmemişti, bunu kafirler de bildiği için, Resulullah (sav)’ı mahcup, mağlup etmek için, imtihan etmeye yeltenip dediler ki:
-Sen Kudüs’e gittim diyorsun. Söyle bakalım! Mescidin kaç kapısı, kaç penceresi var?
Resulullah (sav) hepsine cevap verirken, Hz Ebu Bekir:
-Öyledir ya Resulallah, aynen öyledir ya Resulallah, derdi. Çünkü Hz. Ebu Bekir (r.a), tüccardı, Kudüs’ü Mescid-i Aksa’yı iyi biliyordu, çok gidip gelmişti. Kafirlerin kendileri de oraları çok iyi biliyorlardı. Bu bakımdan kafirler, “Yanlış söylüyorsun” diyemiyorlar, inat için dahi olsa, Resulullah (sav)’ın cevaplarını inkar edemiyorlardı. Bundan sonra Hz. Ebu Bekir (r.a) “Sıddık, tereddütsüz inanan” ünvanını aldı.
Resulullah (sav), edebinden, hayasından karşısındakinin yüzüne bile bakmazdı. Mescid-i Aksa’nın kaç penceresi olduğunu bilmiyordu. Daha sonra bu olayı şöyle anlattı:
-Mescid-i Aksa’da etrafıma bakmamıştım. Sorduklarını görmemiştim. Kureyş beni yalanlayınca, o anda Cebrail (a.s), Mescid-i Aksa’yı gözümün önüne getirdi; görüyor, sayıyordum. Sorularına, hemen cevap veriyordum.

İmtihan rüyada olmaz, uyanıkken olur. Resulullah (sav)’ın anlattığı rüya olsaydı, hiç kimse tuhaf karşılamaz, kafirler, hep birlikte isyan etmez, Müslüman görünen münafıklar, böyle şey olmaz demezlerdi. Onun için bazı kitaplarda, Mirac olayı, birçok kişinin mürted olmasına sebep oldu, diye yazar. İnançları sarsan bir olay olmasaydı, Ebu Bekir (r.a) de, inkar fırtınası içinde, Resulullah (sav)’ın miracını tasdik etmezdi. Allahu Teala, bu tasdikinden dolayı Resulullah (sav) vasıtası ile ona Sıddık ismini verdi. Burada sıddık, sözünde ve imanında çok doğru olan demektir. Ebu Bekri Sıddık, Resulullah (sav)’ın Miracını ilk tasdik edenlerden olduğu için yüksek derecelere kavuştur.

Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Resulüne çağırıldıkları zaman, mü’minlerin sözü ancak: “İşittik ve itaat ettik!” demeleridir. İşte bunlar, gerçekten kurtuluşa erenlerdir. (Nur/51)

Onlar Resulullah (sav)’dan delil istediler. Resulullah (sav) da onlara yolda gördüğü kafilelerinden haber verdi. Sonra:
-Haydi bakalım bizim kervandan haber ver, o bizce daha önemlidir, onlardan bir şeyle karşılaştın mı? dediler. Resulullah (sav):
-Evet, falancanın kervanlarıyla karşılaştım, Revha’da idi. Bir deve kaybetmişler arıyorlardı. Yüklerinde bir su kadehi vardı. Susadım onu alıp su içtim ve yine eskiden olduğu gibi yerine koydum. Geldiklerinde sorun bakalım kadehte suyu bulmuşlar mı, buyurdu. Bu da diğer bir alamettir, dediler. Sonra sayıların, yüklerini ve görünüşlerini sordular.
Bu defa da kervan olduğu gibi Resulullah (sav)’a gösterildi ve sorduklarının hepsine cevap verdi ve buyurdu ki:
-İçlerinde falan ve falan önde, boz renkte bir deve üzerinde dikilmiş iki harar olduğu halde falan gün güneşin doğması ile beraber gelirler.
Bunun üzerine: “Bu da diğer bir ayettir” dediler ve o gün hızla Seniyye’ye doğru çıktılar. Güneş ne zaman doğacak da onu yalancı çıkaracağız diye bakıyorlardı. Derken içlerinden birisi:
-Güneş doğdu, diye haykırdı. Diğer birisi de:
-İşte kervan geliyor, önünde boz bir deve ve içlerinde falan ve falan da var, tıpkı Resulullah (sav) dediği gibi, dedi. Kafileye su kabından sordular. Onlar da, onu su dolu olarak bıraktıklarını, üzerini örttüklerini, fakat sonradan örtüsünü açtıklarında içinde su bulamadıklarını söylediler. Böyle olduğu halde yine iman etmediler de:
-Bu apaçık bir büyüdür, dediler. Gelenleri aynen Resulullah (sav)’ın haber verdiği gibi gördüler, ama iman nasip olmadı.

Sonuç

Resulullah (sav) bizi temsilen Allahu Teala’nın huzuruna çıkmıştır, başta insanlar olmak üzere bütün varlıkların ibadet, kulluk, tesbih ve zikirlerini toplu olarak arz etti. Bu yönüyle Mirac halktan, insanlardan, varlıklardan Hakka bir gidiştir. Diğeri de Allahu Teala’nın biz kullarından istediklerini, emir ve yasaklarını Resul olarak getirmiştir.
Resulullah (sav) bütün iman hakikatlerini gözleriyle görmüştür. Melekleri, cenneti, ahireti, hatta Allahu Teala’nın cemalini gözleriyle müşahede etmiştir. Bu manevi nimetin Cennette müminlere de nasip olacağı müjdesini de vermiştir. Bir rivayette “Ayın on dördünü nasıl açıkça gözünüzle görüyorsanız, Rabbinizi de öyle Cennette apaçık göreceksiniz” diye buyurmuştur.
Bununla beraber insanın kainatın en kıymetli bir meyvesi ve Kainat Sahibinin en nazlı bir sevgilisi olduğu Miraçla anlaşılmıştır. Kainata nisbetle küçük bir varlık, zayıf bir canlı olan insan bu meyve ile öyle bir dereceye çıkmıştır ki, bütün varlıklar üzerinde bir makam ve mevki kazanmıştır.

Resulullah (sav)’ın, Mekke’den Kudüs’e götürüldüğüne inanmayan kafir olur. Göklere ve bilinmeyen yerlere götürüldüğüne inanmayan ise sapık olur. Birkaç saniyede Mekke’den Kudüs’e götüren Allahu Teala, neden daha uzaklara götüremesin? Allahu Teala’nın kudretinden ancak kafirler şüphe eder.
…Sana (Mirac gecesi) gösterdiğimiz o temaşayı ve Kur’an’da lanetlenen (Cehennemdeki Zakkum) ağacı(nı) da, ancak insanlar için bir imtihan yaptık. Çünkü (biz) onları korkutuyoruz, fakat (bu) onlarda büyük bir azgınlıktan başka bir şey artırıyor. (İsra/60)
Ayette bildirilen fitne hala devam etmektedir. Aklını ölçü alan kimseler, böyle bir mucizeye akıl erdiremedikleri için, Miracı bir türlü kabul edememektedirler. Bu bir mucizedir, bunu insanların yapması imkansızdır.

Kur’an-ı kerim ayetlerinin inmesi, mucizelerin görülmesi müminlerin imanlarını kuvvetlendirdiği gibi, kafirlerin de düşmanlıklarını artırmıştır.
Peygamberimiz Miraca sadece ruhen çıkmış olsaydı, zaten mucize olmazdı. Çünkü her veli ruhen ve kalben o alemlere çıkabilmektedir.
Bazı insanlar, Resulullah (sav)’ın bir anda, cenneti, cehennemi ve daha birçok yerleri gezip gelmesine akıl erdiremeyip inkar etmiştir. Bir kısmı da “Miracı kabul etmek, Allah’a mekan tayin etmek olur” diyerek miracı inkar etmişlerdir. Allahu Teala, Musa (a.s) ile Tur dağında konuşmuştur. Tur dağı elbette Allahu Teala’nın mekanı değildir. Cennete giren müminler de Allahu Teala’yı görecektir. Cennet de Allahu Teala’nın mekanı değildir. Allahu Teala mekandan münezzehtir.

Bu gece kaza namazı kılmalı, zikir ile meşgul olunmalı, Kur’an-ı kerim okumalı, dua, tevbe etmeli, sadaka vermeli, müslümanları sevindirmeli, gündüzünü de oruçlu geçirmeli bunların sevaplarını ölülere de göndermelidir!

Ebu Hureyre (r.a)’den rivayette Resulullah (sav) buyurdu ki:
-Kim Receb ayının yirmi yedinci gününde oruç tutarsa, altmış ay oruç tutmuş gibi ecir alır. Cebrail (a.s)’in, bana vahiy getirdiği ilk gece, o gecedir.
Dikkat edin, Receb ayı Allah’ın en değerli bir ayıdır. Kim o aydan bir günü, inanarak ve karşılığını ancak Allah’tan bekleyerek oruç tutarsa, Allah’ın en büyük rızasına hak kazanır. İki gün oruç tutarsa, gök ve yer ehlinden hiç kimse, onun Allah katındaki keramet ve sevabını anlatamaz. Üç gün oruç tutarsa, Allah onunla cehennem arasında yetmiş senede aşabilen bir mesafeyi engel yapar. Dört gün oruç tutarsa, nice bela ve hastalıklardan kurtulur.

Namaz kılmayan, Mirac’dan mahrumdur. Mirac, aklın bittiği, imanın başladığı yerdir. Mirac namazdır. Allahu Teala, namaz gibi bir nimeti insanlara ihsan etmiştir. Namaz, Allah sevgisini arttırır, duanın kabulüne de sebeptir. Namaz varsa, hayat vardır. Namaz yoksa insan bir işe yaramaz. Namazdan mahrum olan, her şeyden mahrumdur.

Her şeyin doğrusunu Allahu Teala bilir.
Tüm Mesajlarını Bul
Alıntı Yaparak Cevapla
« Önceki | Sonraki »
Cevapla 


Forum'a Git:


Konuyu görüntüleyenler: 1 Misafir

İletişim | Uşşaki Erleri | Yukarıya dön | İçeriğe Dön | Hafif Sürüm | RSS